http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/698484Ads__z2.jpglink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/560336DwhAcilis.JPGlink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/857313tmbo.jpglink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/682932hizliokuma780.jpglink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/123581bdendili780.jpglink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/898085proje780.jpglink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/918394sakaryaiso780.jpglink
http://www.pusulaakademi.com/components/com_gk3_photoslide/thumbs_big/168123cv780.jpglink

Dwh-Pusula Akademi Ortaklığı

  Datawarehouse-Pusula Akademi işbirliğiyle üyelerimize özel eğitim,sertifika ve kitap olarak sunacağımız ödüller vermek istiyoruz.Bunun için tek yapmanız gereken Datewarehouse sitesine üye olmanız ve bilişim dünyasındaki bu gönüllülük hareketinde sizlerinde katkıda bulunmasıdır. Sitemize en See details

Datawarehouse Yeni Yüzüyle Türkiyede Oracle kullanıcılarının gözdesi olmaya devam ediyor...

Datawarehouse.gen.tr Türkiyedeki Oracle kullanıcıları için bulunmaz nimet. Dünyada oracle hızla gelişmekte ve bu gelişime kayıtsız kalmak mümkün değil. Hiçbir beklenti olmadan bilgilerini sizinle paylaşan bu ekibe destek vermek Pusula Akademi See details

Türkiye Bilgisayar Mühendisleri Odası

Pusula Akademi olarak; Türkiye Bilgisayar Mühendisleri Odası kurulması çalışmalarını yakından takip ediyoruz. See details

Anlayarak Hızlı Okuma Kursu Pusula Akademi Farkıyla Sizlerle.

Anlayarak Hızlı Okuma sertifikalı kursumuz açılmıştır. See details

Etkili iletişim ve Beden Dili Eğitim Seminerine Katılımlarınızı Bekliyoruz.

Etkili İletişim ve Beden Dili başlıklı eğitim seminerimize katılımlarınızı bekliyoruz. See details

Proje Hazırlama ve Uygulama Eğitimimiz Sertifikalı'dır.

Proje Hazırlama ve Uygulama Eğitimi. Avrupa Birliği , Tübitak, Ulusal Ajans, DPT, MFİB... See details

CV Hazırlama & Mülakat Teknikleri

[issuu width=650 height=600 backgroundColor=%23222222 documentId=111101131023-f5087d565cba4230ab727061368514c3 name=pusulaakademi username=yildizali tag=akademi unit=px id=4ceef220-f394-5dae-3618-a09eae33fcfb v=2] See details

Dwh-Pusula Akademi Ortaklığı Datawarehouse Yeni Yüzüyle Türkiyede Oracle kullanıcılarının gözdesi olmaya devam ediyor... Türkiye Bilgisayar Mühendisleri Odası Anlayarak Hızlı Okuma Kursu Pusula Akademi Farkıyla Sizlerle. Etkili iletişim ve Beden Dili Eğitim Seminerine Katılımlarınızı Bekliyoruz. Proje Hazırlama ve Uygulama Eğitimimiz Sertifikalı'dır. ISO 9001:2008 OHSAS 18001:2004 CV Hazırlama & Mülakat Teknikleri
" Açlıktan ölmek üzere bulunan bir köpeği kurtarınız, sizi ısırmayacaktır. İnsan ile köpek arasındaki başlıca fark budur "

Mark Twain


Cumartesi, 14 Ağustos 2010 23:05 Mustafa Şahin
Yazdır PDF
DOGAN CÜCELOGLU RÖPORTAJI: "Kendimiz için bir mahpushane yaratmisiz"





Yasami anlama üzerine yazdigi pek çok kitapla 7 den 70 e hepimize seslenen Dogan Cüceloglu, günlük hayatta göremediklerimizi bize fark ettiren Türkiye deki ender insanlardan biridir. Sayilari 40 i asmis Ingilizce ve Türkçe bilimsel makalesi bulunan Cüceloglu Türk insaninin duygu, düsünce ve davranislarinin bilimsel psikoloji kavramlari içinde inceleyen kitaplariyla yillardir nedenlerimizi sorguluyor.

Kendisiyle ilk tanisikligim üniversite yillarima, "Insan Insana" kitabina uzaniyor. Simdi ise kendi adiyla kurdugu ve sürekli güncel tuttugu internet sitesi üzerinden yazdigi kitaplarin degerlendirmelerini diger okuyucularla paylasabiliyor, hatta kendisine soru sorabiliyorsunuz.

Dogan Cüceloglu ile yurtdisi egitim konusunda kafalari karistiran pek konuda uzun uzun konustuk. Konusmalarimizdan çikan en önemli sonuç; en kötü durumun bile farkina vardiktan sonra bir firsata dönüsebilece gini görmemiz oldu.

Türkiye de pek çok genç bütçesine uygun farkli programlara katilip geleceklerine arti deger katma amaciyla yurtdisina gidiyor. Bu durumda gençler, ne gibi uyum ve davranis sorunlariyla karsilasirlar?
Kültür soku diye bir kavram var. Giden yabanci ögrenciler bu kültür sokunu yasiyor. Onun da üç asamasi var. Biri, kendini çok yabanci ve her seyin disinda hissetme. Bu sirada bir yargilama olusuyor. O da, "Bunlar da insan mi, bu ne biçim yiyecek, bu ne biçim giyinis tarzi, bunlarin hepsi sahte, ne anlamsiz bir dünya, ben niye geldim buraya." seklinde oluyor ve bir yalnizlik ve karamsarlik olusuyor. Bu dönem 6 hafta kadar devam ediyor. Bu sirada karar verip, geri dönenler çok oluyor.

Ardindan ikinci bir devre basliyor. Birden bire, "Ben anlayamamisim bu isi, aslinda bunlarla ilgili her sey sahane, burada müthis bir gelismislik var. Bu insanlarin müzigi de sahane, giyinisi de sahane, yollari da sahane, iyi ki gelmisim, aslinda görememisim, bizimkinde bir is yokmus." gibi ayri bir yargilama durumu olusuyor. Kendini kötüleyip, yeni ortami gözde büyütme ve büyük bir hayranlik içerisinde kalma belirtilerinin yasandigi ikinci dönem uzun sürüyor. Bazilari hiç kurtulamiyor bu dönemden. Bir süre sonra daha gerçekçi bir üçüncü devre basliyor. O da, "Bunlarin yolu kendilerine uygun, fonksiyonel; bizim yolumuz kendimize uygun, fonksiyonel. Her ikisinin de artilari var, eksileri var, degerlendirilebilir" seklinde görülen düsünce durumu.

Gerçekten yabanci ögrenci almaya hazir, deneyimli, üniversiteler bilinçli hareket ediyor. O nedenle bir yabanci ögrenci geldiginde daha okul baslamadan önce "oryantasyon" dedikleri bir program olusturuyorlar. ABD de yabanci ögrencilere danismanlik yapmak bir nevi meslek haline gelmis. Gönül ister ki Türkiye de de böyle bir bilinç olsun. Türkiye den gidecek ögrencilere Milli Egitim Bakanligi bir program hazirlasin. Bizde böyle bir bilinç olsaydi daha önce Almanya ya giden isçilerimiz için bir yönlendirme yapilirdi ve bugün tahmin ediyorum ki Almanya da çok farkli bir kitle olusurdu. Iliskilerimiz ve imajimiz çok farkli olurdu.

Sizce neden böyleyiz?
Çünkü biz bireyin yasamina önem veren bir kültür degiliz. Peki, niye önem vermiyoruz konusu da apayri bir inceleme alani. Simdilerde bununla ilgili bir kitap üzerinde çalisiyorum. Bunlara, dünyaya bakis tarzimizin sonucunda olusan durumlar, diyebiliriz. Yasananlar tesadüfen yasanmiyor. Iyi veya kötü oldugumuzdan kaynaklanmiyor.

Bu noktada ebeveynlerin de durumunu göz ardi etmemek gerekir. Onlara ne gibi görevler düsüyor?
Enteresan bir durum var. Ebeveyn gerçekçiyse zaten çocugunu göndermeden önce ona yasamin gerçekleriyle karsilasma imkâni vermistir. Çocugunu yasamdan yalitmamistir. Çok koruyucu, yönlendirici, denetleyici ana babalar olmamislardir. Koruyucu, denetleyici, yönlendirici ana babalar, çocuklari telefon açip da aglamakli bir ses tonuyla "anne ben gelmek istiyorum" dediklerinde gel tabii ne var, diyenlerdir. Ya da "ah evladim böyle yap, söyle yap, bilmem ne ol" gibi yönlendirme yapan insanlardir. Bu tavirlar aslinda çocugun zaten niye öyle davrandiginin sebebi. Bu çocuk demek böyle bir aile ortaminda yetismis ki oraya gidince bu tip programlar etrafinda olmayinca sudan çikmis baliga dönüyor. Çocuk önüne dört köfte konulup hadi ye, diyen bir aile ortamindan gittiginden kim ne verecek, kim ne diyecek onu bekliyor. Öyle bir sey olmayinca da saniyor ki kimsenin umurunda degilim.

Bence ebeveynlerin kültür sokunun çok dogal oldugunu ve bunun 6 hafta, 2, 3 ay sürebilecegini bilmesi gerekiyor. Aileler nasihat etmek yerine dinlemeye önem vermeliler. Sürekli gerçekçi olarak yeni bir dünyada, geçici bir süre içerisinde oldugunu çocuga göstermeliler. Geçici bir süreç içerisinde oldugu bilinci çocuga iyi gelecektir. Ailelerin "madem o kadar mutsuzsun o zaman gel, dünyanin sonu mu ne var yani" dememeleri gerekir.

Genellikle kültürümüzde seçimlerimizi aliskanliklarimizin içinde farkinda olmadan yapiyoruz. Daha bilinçli yapmak durumundayiz. Bence yurtdisina gitmek kisinin kendini, kültürünü, temel inançlarini, degerlerini, kavrayip, kültür robotlugundan kurtulmasi için çok güzel bir firsat. Her gence öneririm. Her ana babaya imkânlari varsa en azindan bir yil çocuklarinin yurtdisinda kendi baslarina ayakta kalabilmelerine firsat vermelerini tavsiye ederim.

Istanbul Üniversitesi nde psikoloji okuduktan sonra ABD de Illinois Üniversitesi nde doktora yaptiniz. Ilk baslarda sizin de davranis sorunlariniz oldu mu?
Hem de çok fazla oldu. Bu çok masumane durumlarda oluyor ve bazen de son derecede gülünç durumlarda oluyor. Örnegin, ben alisveris merkezine gidip kendime bir fotograf makinesi alacaksam ve siz arkadasimsaniz, ""Hadi gidelim bana bir fotograf makinesi alalim."" derim. Biz birbirimize böyle ""hadi gidelim"" deriz. Amerika da arkadas bildigim insanlara ""hadi gidelim bana bilmem ne alalim"" dedigimde adam tuhaf tuhaf yüzüme bakiyor ve ""Niye bana ihtiyaç duyuyorsun ki, ben anlamam fotograf makinesinden"" diyor. Sasirip kaliyorsun.

En çok karsilastigim zorluklar kadin erkek iliskilerinde oldu. Yüzüme gülümseyen her kizin bana asik oldugunu sandim. Ondan sonra müthis öfkelendim ve "Benimle dalga geçiyorlar" dedim. Çünkü bana bakiyor, gülümsüyor, benimle flört ediyor sandim. Bes dakika sonra bu benim nisanlim, diye tanistirdiginda hayret ettim. Alay mi ediyorsun, nisanlin varsa bana niye böyle bakiyorsun, dedim. Müthis yargiladim onlari. Daha sonra farkina vardim ki farkli bir sistem içerisindeyim. Bir kizin senin gözünün içine bakmasi, gülümsemesi, konusmasi uygarca bir davranis olarak algilaniyor. En basit sey mesela yemege gittigin zaman birisinin yemeginin parasini vermek zorunda degilsin.

Ayrica orada beni en çok etkileyen hiç tanimadigim insanlarin gözümün içine bakarak "günaydin" demesiydi. Kapidan önden çikiyorsa, arkadan siz geliyorsaniz kapiyi tutmasi ve gülümseyerek yüzünüze bakmasi çok güzel bir davranisti. Önceleri çok hayret etmistim. Sonra aliskanlik haline geldi benim için. Buraya döndügümde bunu bulamadigim zamanlar öfkelenmeye basladim.

Düsünce tarzinda uyumun çok önemli oldugunu gördüm. Örnegin, profesör diyor ki "cuma günü saat 5 te bu ödevi bekliyorum". Eger ödevi 5 dakika geç verirsen kabul etmiyor. Ilk baslarda bu bana çok kati, gâvur inadi gibi gelmisti. Sonra anliyorsun ki bu da kendi basina bir egitim. Hoca sinavda disari çikip, gidiyor. Ögrenciler ne birbirlerine bakiyor, ne de birbiriyle konusuyorlar. Kisinin onur sistemi dediginiz sistemi görmek beni çok etkiledi. Üniversite doktora ögrencileri arasinda herkes kendi alaninda en iyisini yapmak üzere gelmis. Elinden gelenin en iyisini yapiyor. Hesap soran yok. "Kimse görmüyor, sunu suradan alsam da söyle yapsam" diye düsünüp söylediginde benim bulundugum üniversite ortaminda birçok ögrenci, "ama sen görüyorsun ya niye baskalarinin görmesine gerek var" tavri içerisinde. Bunlar bana çok önemli uyum süreçleri olarak geldi. Yavas yavas uygar bir kültürün ne demek oldugu konusunda çok düsünmeme yol açti.

Siz yabanci dili nerede ögrendiniz?
Ben Amerika ya doktoraya gittigimde yabanci dilimin çok iyi oldugunu saniyordum. Çünkü o zamanlar Türkiye de asistandim ve Amerikali profesörlerin derslerini ögrencilere tercüme ediyordum. Ama doktora programina girebilmem için bir yeterlilik sinavina girmem gerekiyordu. Sunu gördüm ki benim buradaki yabanci dilim ABD de akademik bir egitimi kaldiracak olgunlukta degil. O nedenle Amerika da doktora derslerine paralel bir yil yabanci dil egitimi aldim.

Dil ögrenmek için nasil bir yol izlemek gerekir sizce?
Gençlerin kesinlikle yabanci dil alt yapisini çok güçlü bir sekilde olusturmalarina salik veririm. Buradaki zamanlarini bu alt yapiyi olusturmak için kullanabiliyorlarsa kullansinlar. Sinavi geçmis olmalari yeterli degil. Eger egitim için gidiyorlarsa kendi alanlarinda bilimsel arastirmalari okuyabilecek hale gelmelerini tavsiye ediyorum.

Yabanci dil o kültürün, o toplumun dilidir. Yasamdan yalitilamaz. O nedenle o kültürün müzigi, sanati, felsefesi, edebiyati ve yasamiyla tanismalari gerekir. Dil çalismak yanlis bir yaklasim. Televizyonuyla, müzigiyle, kitabiyla bütünün içine girmek gerekir. Her dilin bir ritmi vardir. O ritmi yakalamak önemli.

Yurtdisinda hem egitim gören hem de egitim veren bir insansiniz. Türkiye ile karsilastirdiginizda ne gibi farkliliklar gördünüz?
Türkiye deki üniversite gelenegi ABD deki üniversite geleneginden farklidir. Bize Cumhuriyet döneminde Orta Avrupa gelenegi gelmis. Ondan önce de medrese gelenegi var. Medrese gelenegini biliyoruz. Onun bilimsel arastirma ile bir ilgisi yok. Medrese daha ziyade hafiza üzerine kurulmus bir sistem. Onun için bir nesilden öbürüne bellek aktarilmasi sagliyor. Orta Avrupa üniversitelerinde oldukça hiyerarsik bir yapi var. Ülkelere göre farkliliklar gösteriyor. Mesela, Fransiz sistemi, Alman sisteminden farklidir. Simdi yavas yavas Amerikan sistemi hakim olmaya basladi. ODTÜ ve Bogaziçi Üniversiteleri gibi kurumlarimiz Amerikan modeline daha yakin. Klasik yerlesmis üniversitelerimizin ise oldukça farkliliklari var. En önemlisi hocanin bilimsel kariyerine hazirlanisi, yetismesi farklidir. Ne demek bu? Türkiye de kimler asistan aliniyor. Doktora programi nasil planlaniyor ve doktora programlarinin çalisma alanlari nasil yönetiliyor? Bunlar incelendigi zaman her iki tarafta çok büyük fark görülür. Bu demek degil ki bu farklar bizde bilim insani yetistirme konusuna pek özen gösterilmiyor. Bence bu konunun üzerinde israrla durulmasi gerekiyor. Bizde benim gördügüm kadariyla bir kisi asistan olarak alinirken ve hatta doktora programindan geçip, üniversite kadrosuna girerken daha ziyade o bölümdeki güçlü insanlarla iliskisi hesaba katiliyor. Amerika da ise kisinin akademik yetenegi hesaba aliniyor. Bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu, zaman içerisinde çok büyük farklar ortaya çikariyor. Orada akademik program içinde bir doktora ögrencisi son derecede bagimsiz olarak sürekli elestirir, karsi çikar ve kendi görüslerini destekleyecek arastirmalari bularak mevcut dersin içerisine sokar. Bunu ne kadar dirençle ve bir nevi asi bir tavir içerisinde yaparsa sistem onu o kadar çok kabul eder. Burada ise akademik hayatinin sonu olur. Türkiye de benim gördügüm kadariyla bizim klasik akademik sistem içinde gerçekten yetenekli, bagimsiz ve kendini alanina adamis gençlerin akademisyen olma firsatlari pek çok. Bu söyledigim sey çok aci bir sey. Bununla ilgili de ufukta yapilacak herhangi bir sey görmüyorum. Bu sadece üniversitelerimizde mi böyle? Hayir. Bürokrat sistemde de böyle. "Tanidik bildik kültürü" oldugumuzdan kaynaklaniyor.

Amerika da kötü üniversiteler var. Iyi üniversiteler var. Bundan dolayi Amerika da üniversite mezunuyum dediginiz zaman hemen soruyorlar, "Hangi üniversite mezunusun?" diye. 3000 in üzerinde üniversite var. Bunlarin içerisinde ben üniversiteden mezunum dediginiz zaman utanilacak üniversiteler de var. Yani tamamiyla parayla mezun olabilecegin okullar. Herkes bunlari bilir ve sürekli üniversiteler degerlendirilir, açik pazar durumundadir. "Doktorami aldim" dediginizde "Hangi üniversiteden doktorani aldin?" diye sorarlar. Onun için bazi üniversitelerin doktoralarini doktora olarak kabul etmezler. Bilmeyenler için geçerlidir orada. Kaliteli, bilimde öncülük yapan üniversitelerin hocalarina ise müthis olanaklar saglanmistir. Onun için ögretmen olarak görülmezler. Hemen hemen üç grup yüksek ögrenim vardir. Bir tanesi meslek yüksek okulu düzeyinde egitim verir, iki yilliktir. Bunlarin sayisi çok fazladir, yaygindir. Hiçbir sinavi yoktur. Istedigin gibi girebilirsin. Herhangi bir alanda meslek edinebilirsin. Ikincisi ögrenime agirlik veren ve hocalarindan daha çok iyi ögretmen olmasi istenilen üniversitelerdir. Üçüncüsü ise lisans düzeyinde egitim veren arastirmaya önem veren üniversitelerdir. Bu üniversitelerde hocalik yapan kisiler bir yilda bir ders verirler, o da haftada 3 saattir. Hatta onu da 1 bir sömestir verirler. Bazilarinin 12, bazilarinin 36 asistani vardir. Müthis arastirma üretirler. Kitap yazmazlar. Kitap yazanlar daha çok üniversitedeki ögretmenlige önem veren profesörlerdir ama yazilacak kitaba konu olan arastirmalari da hep bu insanlar üretir. Sürekli makale hazirlarlar ve Nobel mükafati alan gruptakiler böyledir ve büyük arastirma fonlariyla çalisirlar. Bilimi sürekli canli tutarlar. Amerika bu arastirma kurumlarina gözbebegi gibi bakar. O bakimdan bizde gerçekten meslekte üretici olmak isteyen insanlarin çogu maalesef üniversite ortaminda yer imkâni bulamaz. Amerika ya gidip, parlayip, bizim gazetelerde isimlerini okudugumuz insanlar haline gelebiliyorlar. Daha baska farklar da var ama esas üzerinde duracagim temel farklar bunlar.

Yurtdisi bir kurtulus olarak görülüyor. Bir sekilde gideyim. Orada tuvalet temizleyeyim ama gideyim. Daha sonrasinda ise sikintilar basliyor. Gitmeden önce gençler neler düsünmeliler, kendilerini nasil hazirlamalilar, nasil bir bakis açisi gelistirmeliler?
Türkiye de biraz dis dünyanin farkina varmis, kendine güveni olan insanlara sor. Sadece üniversite ögrencisi degil, Türklerin büyük bir çogunlugu yurtdisina gitmek istiyor. Bu önemli. Bunun nedenini sormak gerekir. Simdi üzerinde çalistigim kitap, benim "Mis gibi Yasamlar" kitabimin ikinci adimi olarak devam ediyor. Söyle bir gözlemde bulunuyorum. Bir mahpushane yaratmisiz kendimiz için. Çocuk dogdugu andan itibaren çocugun en ufak bir sesinde hemen sist diyoruz. Neden sist diyoruz, onu düsünmek gerekir. Yani 10 günlük çocugun ih ih demesini kabul etmeyecek, bundan rahatsiz olacak bir toplum haline gelmisiz. Eger biz bundan rahatsiz oluyorsak çok hasta bir toplumuz. Çocuk dogalca çocuklugunu yasarken sürekli yaramaz olarak damgalaniyor. Bu ülkenin çocuklari, çocuklugunu yasayamaz hale gelmis. Dersine çalis, yapma, gitme, kosma düsersin sözleri ile büyüyen çocuk birden kendini OKS, ÖSS maratonunda buluyor. Ne yapmisiz? Bir mahpushane yaratmisiz. Simdi, kim mahpushanede kalmak ister? Hapistekilere soralim: Hapiste kalmayi mi tercih edersiniz? Disarida nereye gideceginizi bilmiyorsunuz ama söyle bir kapiyi açalim mi? Herkes çikar gider degil mi? Durum bu. Belki abartarak konusuyorum ama bizim bu ülkeyi yöneten insanlar olarak, bu ülkenin entelektüelleri olarak, bu ülkenin profesörleri olarak bu ülkenin geleceginden sorumlu ana babalar, ögretmenler, yöneticiler, politikacilar olarak düsünmemiz gerekir. Neden bu ülkeyi böyle bir mahpushane havasi içerisinde tutuyoruz. Hepimiz böyleyiz. Biraz zenginlesince, firsat bulunca gidip 8 ay New York ta yasayim, 4 ayimi da burada geçireyim diyoruz. Yazarlarimiza bak, çizerlerimize bak hepsi ayni. Ama disaridakilerin "Ay geleyim de 8 ay Istanbul da kalayim, 2 ay Amerika da yasayim" dedikleri çok az. Hemen hemen yok gibi. O nedenle ben gençlerimizi kinamiyorum. Bu tavrin arkasinda neler yattigini düsünmeliyiz.

Sorunuza cevap olarak sunu söyleyeyim: Gençler gitmeden önce arastirsinlar. Neyi arastirsinlar? Bizim ülkemizde pek konusulmayan seyler söyleyecegim. Gönüllerinin muradini kesfetmeye çalissinlar. Bir yasam vizyonu olusturmaya çalissinlar. Çünkü oraya gidip, rüzgârin önündeki yaprak gibi uzun yillar geçirip, orada biraz dal budak salip, ev sahibi olup, çogu evleniyor. Bir süre sonra kesfediyorlar ki mutlu degiller. Ama is isten geçmis. O zamanda dönüs çok zor oluyor. Onun için bence disariya gidecek olan ögrencilerin önce ben neyi gerçeklestirmek istiyorum? Seçeneklerimde nelerim var? Ben ne de iyiyim? Neyi basarabilirim? Gönlümden geçenler, gönlümün muradi ne? Böyle bir düsünce kesfetmeleri gerekiyor. Nasil kesfedecekler? Bir ortam gerekir bunun için. Bu ortami ailede bulabilirler mi? Üniversite hocalariyla bulabilirler mi, arkadas aralarinda bulabilirler mi? Gözlesinler. Ellerinden gelinceye kadar bu ortamlar içinde bir etkilesim kurmaya çalissinlar. Gidip gelenlerle temas kursunlar. Mümkün oldugunca gitmeden önce bilinçli gitmeye çalissinlar. Çünkü yasam hem çok uzun hem çok kisa. Nasil baktigina bagli. Her geçen gün ve her geçen saat tik tak, tik tak ilerliyor. O seçimleri çok bilinçli yapmalilar.

Issizligin had safhada oldugu bir ülkede yasiyoruz. Üniversiteyi bin bir emekle kazanan, bitiren gençler, ya issizlikten yakiniyor ya da düsük ücretlerle istemedikleri belki de branslarinin disinda olan alanlarda çalismak zorunda kaliyorlar. Tabiî ki bu durumda bir mutsuzluk duygusu, karamsarlik ve hayal kirikliklari yasaniyor. Bu noktada gençler ne yapmalilar?
Bir kere dediginiz dogru, karamsarlik mi gerçekçilik mi? Ben "gerçekçilik" diye görüyorum. Ama "karamsar bir gerçekçilik" var burada. Çünkü gerçegin kendisi karamsar hakikaten. Burada eger kisinin özgüveni yerinde degilse benim önerim, Türkiye is kurma cenneti. Ama Türkiye de is kuranlarin çogu kirsal bölgeden, tahsili az olan insanlar. Bu adamlarin sahip oldugu ne? Girisim! Yasam içerisinde bogusmus, ben yapabilirim duygusunda olan insanlar. Ondan Ingiltere ye gidip, doktora yaptiktan sonra, "Gel bakayum gardesim ne isteyisün su isi yapacaksin baga, ne verecegüm saga" diyor. Okumuslarin, yürekli ve girisimci olmalarini gönlümden geçiriyorum. " Bizim paramiz yok ki, bilmem ne haldeyiz" bunlarin hepsi laf. Bence gençler eksiklerini tamamlasinlar ve girisimci olsunlar. Çünkü Türkiye tam bir girisimci cennetidir. Yok pahasina baska hiçbir yerde bu kadar kalifiye insani çalistiramazsiniz. Is kur, bir sürü kaliteli adam hemen hemen yok pahasina seninle çalismak için siraya giriyor. Daha ne istersin. Bu kaliteli insanlar is kursun. Dördü besi bir araya gelsinler. Su içsin, kuru ekmek yesin, is kursun. Yapilacak çok is var. Yabanci geliyor, parasinin zoruyla burada is kuruyor. Çok iyi para kazaniyor. Yazik oluyor bizim emegimize diyorum.

Is kuranlarin su 5 konuya dikkat etmesini öneriyorum.
1. Kendini tanimak, kendine deger vermek: Kendini tanimiyorsa, kendini tanimaya baslasin. Bil ki kiz erkek cinsiyetin, dilin, dinin, irkin ne olursa olsun sen insan olarak degerlisin.
2. Seçimlerinden sorumlu olmak: Paldir, küldür yasama. Sabahleyin kaçta kalkiyorsun? Niçin o saatte kalkiyorsun? Kalktiktan sonra ne yapiyorsun? Ne yapmiyorsun? Ne içiyorsun? Içmiyorsun? Kendine hesap vermeye çalis.
3. Önceliklerinin bilincinde olmak: Neden sunu daha önce yapiyorsun? Neyi daha önce neyi daha sonra yapacaginin farkinda olmak, bu da sorumlulukla ileri gelir.
4. Insan iliskilerinin bilincinde olmak
5. Paranin gücünü bilmek ve parayi yönetmesini bilmek

Bu bes maddeye dikkat etsinler. Derin bir nefes alip, is hayatina girsinler. Türkiye de o kadar çok gelistirilecek is var ki ve bu amaçla yurtdisina gitsinler. 2-3 ay gitsin, görsün. Bizde kahve mi yoktu? Neden Star Bucks bu kadar yayildi. Bizde köfteci mi yoktu? Neden Mc Donald s bu kadar talep görüyor? Hiçbiri sebepsiz degil. Bütün bunlari inceleyecek olursak bir isletme ve yaklasim tarzi, bir mimari, insani anlama çabasi, yasama coskuyla bakma gibi bir sürü alt baslik çikiyor. Bunlari ögrensinler, zengin olsunlar. Türkiye de is hayati onlari bekliyor.

Adam mezun oluyor. Is ariyorum, agabey is yok, diyor. Bence, nasil is kurulur seminerleri verilmeli. Hükümetin bunu yapabilecek bürokrasisi yok. Zaten bilse kendisi yapacak. Is kuranlarin hayatlarini okusunlar.

Ben psikolojiye yazildigimda agabeyim "Sen Galata Köprüsü ne git, dilenci ol" demisti. Simdi yeteri kadar psikolojik danisman yetistiremiyoruz. Öyle bir ihtiyaç haline geldi ki ben gelen talepleri karsilayamaz durumdayim. Demek ki kendini gelistirdigin zaman is alani var.

Son olarak mutlu bir yasam için gençlere tavsiyeleriniz neler?
En önemli tavsiyem "mis gibi yasamasinlar" su dört gereksinimin karsilanmasina imkân versinler: Ciger, gönül, kafa ve öldükten sonra hayirla anilmak. Bunun dördünü de düsünsünler. Yamukluk olursa hayat eninde sonunda yakaliyor. Sadece ceple mutlu olmus insan yok. Sadece kafayla mutlu olan yok. Sadece gönülle de mutlu olunmuyor. Hayat denge istiyor sürekli.
Yazan : Gülten Sari Kaynak : Milliyet

koordinator

EgitimKatalogu2