Datawarehouse-Pusula Akademi işbirliğiyle üyelerimize özel eğitim,sertifika ve kitap olarak sunacağımız ödüller vermek istiyoruz.Bunun için tek yapmanız gereken Datewarehouse sitesine üye olmanız ve bilişim dünyasındaki bu gönüllülük hareketinde sizlerinde katkıda bulunmasıdır.
Sitemize en See details
Datawarehouse.gen.tr Türkiyedeki Oracle kullanıcıları için bulunmaz nimet. Dünyada oracle hızla gelişmekte ve bu gelişime kayıtsız kalmak mümkün değil. Hiçbir beklenti olmadan bilgilerini sizinle paylaşan bu ekibe destek vermek Pusula Akademi See details
Bir tüberkülozlu bir digerini nasil öksürügünden tanirsa, ben de onlari cep telefonlarinin sesinden teshis ettim. Bacaklarinda uzun sort, baslarinda hasir sapka, ayaklarinda sipidik terlik, ellerinde cep telefonuyla geldikleri kumsalin her kösesinde circir böcekleri gibi arsiz ötüp duruyorlardi. "Cirrr" sesini duyar duymaz telasla firlayip avuçlarindaki kumlari silkeliyor, sonra da yüzlerini denize verip koca göbeklerini ovustura ovustura uzun uzun konusuyorlardi. Ardindan telefonu esler devraliyor, arada çocuklarini çagirip "Gel yavrum anneannen seninle konusacak" davetiyle emaneti ailenin en küçügüne devrediyorlardi.
Yazlik evlerinde internet baglantili dizüstü bilgisayarlari, bütün kanallari çeken uydu antenleri, "ne olur ne olmaz" diye yanlarina aldiklari takim elbiseleri de oldugundan emindim.
Emindim;
çünkü bir süre öncesine kadar ben de onlardan biriydim.
En güzel tatil sabahlarina, günün gazetelerini alabilecegim bir bayi aramakla baslar, bulamazsam konu komsuya sirnasirdim.
Iskoliktim.
Çalismadigim her dakika kendimi kötü hissediyordum.
Denize dalsam yazi konusu çikariyor, bir müze gezsem belgesel kokusu aliyor, kumsalda güzel bir kadin görsem televizyon kadrajina oturtmaya çalisiyordum. Kulagim her daim telefondaydi. Diz üstü bilgisayarim simarik bir çocuk gibi dizimden inmezdi.
Geceleri insanlar sahilleri gezerdi, ben televizyon kanallarini...
* * * Sonra tedavi oldum.
"Tembel haklari evrensel beyannamesini" okudum. Yan gelip yatmanin en temel insan haklarindan oldugunu, hiç kimsenin istegi disinda çalismaya zorlanamayacagini ögrendim.
Ütopyalar insanlara daha az çalisma, daha çok bos zaman vaat ediyorlardi.
O halde hedef buydu: Tembellikten artakalan bos zamanlari çalismaya ayirmak, "Niye hiç çalismiyorsun" sorularini da "Hiç bos vaktim olmuyor ki" diye yanitlamak...
Geçen bahar basladi tedavim...
Orhan Veli’yi evkaftaki memuriyetinden eden havalarla iyilestim.
Bir Nisan melteminde, "Ne olacak bu memleketin hali" sorulariyla memleketi ve çevreyi bunaltmak yerine, kuytuda bir hamaga kurulup günesle halvet olmanin, kulagimi uyanan topragin sesine, burnumu rüzgarin nefesine verip baharla kadeh tokusturmanin tadini kesfettim.
Her bahar yenileniyordu insanoglu; bir baska deyisle, "Bir nisan bir insan"di.
Iste bunu ögrendigim için tatilde eski hastaligimin pençesinde can çekisenleri görünce yanlarina gitmek, cep telefonlarini anteninden tuttugum gibi denize atmak ve sonra onlari saskin bakan gözlerinden öperek "Üzülme yavrucugum" demek istedim, "Iyileseceksin. Gör bak, onlarsiz kendini daha iyi hissedeceksin".
* * * Yaziya, tembellerce "düzeltilmis" bir La Fontaine masaliyla son verelim:
Karinca yine deli gibi çalismis o yaz; dere tepe gezip kis için yiyecek depolamis.
Agustos böcegi ise yine dalgasini geçip sarkilar söyleyerek çiçek çiçek gezip eglenceye vurmus kendini...
Sonra kis gelmis. Karinca tam biriktirdiklerini yemeye koyulmus ki kapi çalmis: Iki dirhem bir çekirdek Agustos böcegi... basinda sapka, elinde bavul...
"Hayrola" diye sormus karinca...
"Paris’e tatile gidiyorum, bir istegin var mi" diye sormus bizimki... Karinca öfkeyle, "Tek bir ricam var" demis, "Söyle o La Fontaine
denen madrabaza, bir daha öyle poposundan masal uydurmasin..."